21 MayısAnlamakAkademik çalışmalarSürgün1864 | Newcastle Journal, Circassian Exodus

Dr. Cahit Tutum
"1864 Göçü ile İlgili Bazı Belgeler", Çerkeslerin Sürgünü
Ankara, Kafdağı Yayınları, 1993.

Giriş

Bu inceleme, 1864 Çerkes Göçünün 125. yılı nedeniyle Kuzey Kafkasya Kültür Derneği’nce Ankara’da 21-27 Ekim 1989 tarihleri arasında düzenlenen “Kültür Haftası” programı çerçevesinde tarafımdan sunulan bir tebliğin genişletilmiş ve gözden geçirilmiş biçimidir. Söz konusu tebliğ 1864 yılında Çer­kezistan’ın düşüşü üzerine Osmanlı ülkesine yönlendirilen ve izleri günümüze kadar uzanan bir büyük göç olayının çok küçük bir kesitinin görüntülenmesi ile ilgilidir.

Üzerinden 137 yıl geçmesine karşın göç dramını sarmalayan tarihsel belirsizlik örtüsü hala ortadan kaldırılamamıştır. En yalın gerçek, olayı tanımlayan terim üzerinde kesin bir birliğin sağlanamamış olmasıdır. Bu büyük olay “göç”müdür, “sürgün” müdür, “soykırım” mıdır? Niçin, nerede, ne zaman başlamış, nasıl uygulanmış, kimleri içine almış ve ne şekilde sonuçlanmıştır? Kuzey Kafkas direnişi ve Çerkeslerin göçürülmesi olayında İngiliz ve Osmanlıların rolü ne idi? Göçü “soykırım” biçimine dönüştüren etkenler ve koşullar nelerdi? Tarihteki benzerlerine oranla ağırlığı ve özelliği ne idi? Olayın günümüze ulaşan sorunları nelerdir? Bu ve benzeri sorular hala doyurucu yanıtlar beklemektedir.

Başta Kuzey Kafkasya’nın tarihi olmak üzere Osmanlı, Rus, İngiliz ve özetle Avrupa siyasal tarihinin önemli bir kesitini oluşturan bir dönemin olaylarını, öncesi ve sonrası ile bir bütün olarak ele alıp irdeleyen eserlerin azlığı şaşırtıcıdır. Bu alanda standart ölçülerde eser azlığı, hatta yokluğu kolay açıklanabilir bir olgu değildir. Son zamanlarda konuya sınırlı ölçüde yaklaşan yayınlar dikkati çekmekle birlikte söz konusu tarihsel olay bugün de bütün özgünlüğü ile siyaset ve tarih bilimcilerine sürekli çağrılar çıkarmaktadır.

Hemen belirtelim ki bu inceleme, böyle bir çağrıya yanıt olabilecek nitelikte ve kapsamda bir çalışma değildir. İnce­le­menin kapsamı, sadece göçün yoğunluk kazandığı 1864 yılına ait bir kısım İngiliz belgeleriyle sınırlıdır. Üstelik bu belgeler olaya i­lişkin İngiliz belgelerinin çok küçük bir parçasını oluşturmak­tadır. İncelemenin amacı ise baştan sona bir insanlık dramına dönüşmüş büyük göç olayından görüntü kesitleri sunmak, ko­nuya ilgi çekmek ve olayın çok yönlü siyasal boyutları olduğuna işaret ederek bu alanda yapılacak çalışmaları özendirmektir.

1864 yılı Çerkes boyları tarafından Ruslara karşı çok uzun süreden beri sürdürülen direniş savaşlarının noktalandığı yıldır. Bu tarihin öncesi ve sonrasına ilişkin olaylar, insanlık tarihinin gölgeli sayfaları arasındadır. Bu döneme damgasını vuran olgu, çok sayıda Çerkesin yurtlarından koparılarak sefalet içinde göçe zorlanmasıdır.

Şamil’in yenilgisini (1859) izleyen dönemde hızlanan göç dalgaları 1864 yılında doruk noktasına ulaşmıştır. İşte tarihte “muhaceret” (göç), “büyük göç”, “sürgün”, “soykırım”, “Yistan­bı­lak’ue” (İstanbul yolculuğu) gibi adlarla anılan bu olay, tarihin tanık olduğu büyük dramlardan biridir. Aradan 136 yıl geçmesine karşın olay tüm boyutlarıyla ortaya konulabilmiş değildir.

Kafkas direniş savaşları ve göç olayının ardında yatan nedenlerin yeterince ortaya konulamadığından yakınan bir Kabardey bilim adamı şöyle demektedir:[1]

... Kimileri, bu zorlu tarihsel olgular hakkında kendi kişisel beklenti ve kanaatlerine dayanarak konuşuyorlar. Bu ise tarihsel gerçeklerin anlaşılmasını güçleştirmekten başka bir işe yaramıyor. Bütün bunların nedeni, bu çok önemli konuda yapılan çalışma ve araştırmaların yetersizliği ile tarih biliminin buna ilişkin özgün bir bakış tarzının bulunmamasıdır. Arşivdeki belgeleri gerektiği zaman değerlendirme özgürlüğü de olmamıştır.

Bir başka yazar da konunun yeterince işlenmediğinden yakınırken şunları söylemektedir[2]:

Bugüne değin Kafkas-Rus savaşlarıyla göç nedenleri ne siyasal, ne de sosyo-ekonomik yönden incelenmiştir. Ülkemizdeki tarihler daha çok olaylar kronolojisi biçiminde değerlendirilmiştir. Eldeki Kafkas tarihleri de çoğu zaman bu sınırı taşmıyor...

Olayın değerlendirilmesinde ülkeden ülkeye önemli farklılıklar görüldüğü gibi aynı ülkede dönemden döneme birbirleriyle çelişen değerlendirmelere de rastlanmaktadır. Göç olayının baş aktörü olan Rusya’daki değerlendirmeler bunun tipik bir örneğidir.

1950’li yıllardan önce Rus yazınında Kuzey Kafkasya topraklarında on yıllardır sürdürülen direniş savaşları “demokratik” ve “ilerici” olarak nitelendirilmekte idi. Buna göre yerli halkın direnişi, Çarlık emperyalizminin “tecavüz” ve “tasallut”una karşı ulusal bağımsızlık uğruna kahramanca yürütülen bir savaştı.

Bu yaklaşımın 1950’lerde aniden değişerek keskin bir “U” dönüşü yaptığı görülmektedir. 14 Mayıs 1950’de Pravda gazetesinde yayımlanan bir makalede Kuzey Kafkas direniş hareketleri Anti-Marksist bir hareket olarak nitelenmiştir. Makaleye göre direniş mücadelesi tarihsel realiteye aykırıdır ve onu başka türlü göstermeğe kalkmak tarihi yanıltmak olur. Olay İngiliz kapitalizmi ile Türk sultanının tezgahlarında dokunmuş gerici ve aşırı milliyetçi bir harekettir.[3]

Bu görüşe göre Dağıstan, Çeçenistan ve Çerkezistan’da bağımsızlık savaşını sürdüren önderler feodal sınıfın temsilcileri, geniş halk kitlelerinin çıkarlarıyla ortak hiç bir yönü bulunmayan “Muhammed fanatikleri” ve “şovenist”lerdi. Bunların amacı Türkiye ve İngiltere’nin kanatları altında gerici ve uydu bir devlet yaratmaktı. Rus İmparatorluğunun tüm diğer halkları gibi Çar baskısından eziyet çekmekle birlikte Kuzey Kafkas boylarının baş eğdirilmesi gerçekte onların İngiliz sermayesinin yönettiği “koloniyal” uluslar safına katılmalarını önlemiştir.

Marksist-Leninist temele dayandırılan bu görüşler, aslında Marx’ın geçmişteki tavrına ters düşmektedir. Çünkü Marx’ın o dönemde Kafkas savaşçılarını özgürlük savaşçıları olarak selamladığı ve Çarlık emperyalizmini kınadığı bilinmektedir. İlginç olan nokta Marx’ın o dönemde İngiliz ve Osmanlı hükümetlerine karşı eleştirisi, olaya karıştıkları için değil, yeteri kadar karışmadıkları ve etkili olamadıkları içindir.[4]

1956’larda olumsuz değerlendirmelerden bir kez daha uzaklaşıldığı görülmektedir. Örneğin A.M.Pikman (1956), Şamil’in önderliğindeki Müridizm’in gerici ve dış kaynaklı olduğu yolundaki görüşleri eleştirerek bu gibi toptan “mahkum edici” nitelemelerin gerçeklere ters düştüğünü belirtmektedir.[5]

Günümüzde Rusya’da egemen olan yeniden-yapılanma anlayışı çerçevesinde sorunun daha özgürce tartışılmaya başlandığı görülmektedir. Adığe, Abhaz ve diğer Kafkas halklarının özgürlük savaşlarının ve Türkiye’ye göçlerinin nedenleri üzerine 24-26 Ekim 1990 tarihlerinde Nalçik’ta düzenlenen bir toplantıda konuyu çeşitli yönleriyle ele alan bir dizi tebliğ sunulmuştur. Toplantıya sunulan tebliğleri özetleyen bir yazar şu yargıya varmaktadır:[6]

Bu konferansta anlatılan tarihi gerçekleri halk yığınlarının bilgisine sunma özgürlüğü uzun yıllar yoktu. Konu hakkında yazanlar da gerçekleri çarpıtarak ve yalanlara dayanarak yazıyorlardı. Bu durumun Çarlık zamanında ve Sovyetler devrinde de (1985 Nisan’ına kadar) böyle devam etmesini anlamak güçtür.

Olayların doğum yeri olan Rusya’da görülen bu inişli çıkışlı değerlendirmeler söz konusu tarihsel olgunun nesnel biçimde incelenmesi gereğini bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Ülkemizde ise bu alandaki çalışmaların çok yetersiz olduğu söylenebilir. Son zamanlarda bazı incelemeler[7] dikkati çekmekle birlikte özellikle Osmanlı, Rus ve İngiliz arşivlerine dayalı değerlendirme gereksinimi bugün de güncelliğini korumaktadır.

Belgelerin Yorumu

Peter Brock büyük göç olayının öncesini şöyle anlatmaktadır:[8]

1863 yılı ağustos ayında Abzehler Ruslarla uzlaşmak zorunda kalmışlar ve böylece direnişin bütün yükü Ubıh ve Şapsığ’ların üzerinde kalmıştı. Bununla birlikte, Polonyalılar, Kasım ayında yerli boyların yardımıyla Rusları savaşta yenilgiye uğratma başarısını göstermişlerdi. Ancak Çerkeslerin bütün kış boyunca İstanbul’da peşinde koştukları destek bir türlü sağlanamamıştı. Bu nedenle 1864 baharında Polonyalılar, bir yolunu bularak ülkeden ve Ruslardan kaçmayı başarırlarken geride kalan ve hala bağımsızlıklarını sürdüren Çerkesler, en sonunda teslim oldular. Çerkeslerin güçlü askeri üssü Kbaada’nın Ruslar tarafından 21 Mayıs 1864 tarihinde ele geçirilmesi üzerine Kafkas Savaşları noktalandı.

Çerkesya’nın düşüşü, bölgedeki boyların mücadeleyi bırakmalarına ve bunun sonucu olarak bağımsızlıklarını yitirmelerine ve onbinlercesinin trajik sürgününe (tragic exodus) yolaçtı. Başka yerlere göçürülme girişimlerinden umutsuzluğa düşen ve bağımsızlıklarına aşırı derecede düşkün olan Çerkesler Rus boyunduruğunda kalmaktansa büyük sayılarla Türkiye’ye göçü tercih ettiler.

İşte sunduğumuz belgeler bu göçle ilgilidir. Belgelerin özü, İngiliz Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde yer alan 15 adet resmi yazışma metinlerinden ibarettir. Belgelere “içindekiler”i gösteren bir sayfa ile bir Kafkasya haritası eklidir. Belgelerin dış kapağında “Çerkes Göçmenlerinin Türkiye’de Yerleştirilmelerine İlişkin Yazışmalar” ibaresi bulunmakta ve metinlerin 6 Haziran 1864 tarihinde Avam Kamarasına sunulduğu belirtilmektedir. Belgelerin iç kapağında ise şu ibare bulunmaktadır. “Çerkes Boylarının Türkiye’ye Göçleri ve Ruslar Tarafından İçine sokuldukları Sürgün Koşulları ve Türkiye’ye Kabulleri için Yapılmakta Olan Hazırlıklara İlişkin Raporlar veya Yazışmalar veya Özetler”.

Raporların ilki 17 Şubat 1864 ve sonuncu 19 Mayıs 1864 tarihlerini taşımaktadır. Bu duruma göre yazışmalar üç aylık bir dönemi kapsamaktadır. Yazışmaların ikisi Trabzon, üçü İstanbul, üçü Sohumkale, dördü St. Petersburg, birer tanesi de Londra, Odesa ve Paris çıkışlıdır. Raporların üç eki bulunmaktadır. Bunlardan ilki üç numaralı yazışmanın eki olup Çerkesler adına İngiltere Kraliçesi’ne sunulan dilekçenin İngilizce çevirisi, ötekiler ise 12 ve 14 numaralı yazışmalara eklenen ve St. Petersburg gazetesinden aktarılan Fransızca alıntılardır.

Belgelerde sergilenen olgular, görüşler ve yorumlar, belli bir zaman dilimi içinde Türkiye’nin belli bir köşesine yönelmiş göç dalgasının görüntülerini yansıtmaktadır. Bitmemiş, devam etmekte olan bir olayı fotoğraflamaktadır. Göç dalgalarının yöneldiği limanlar sadece Trabzon ve Samsun’dan ibaret değildir. Göçün bir de balkanlara (Varna, Köstence) yönelik kısmı vardır.

Bu nedenle bu belgelere bakarak bu büyük olayın nedenleri, kapsamı, aşamaları, sonuçları ve olaya taraf olanların tezleri hakkında kesin yargılara varmak, sonuçlar çıkarmak ve genellemelerde bulunmak olanaksızdır. Her şeyden önce bu belgeler az sayıda İngiliz yetkilisinin saptamalarını, görüş ve yorumlarını yansıtmaktadır. Kaldı ki daha önce de belirttiğimiz gibi bu belgeler, bu konudaki İngiliz kaynaklarının çok küçük bir bölümünü oluşturmaktadır. Söz konusu belgelerde yer alan bilgilerin Rus ve Osmanlı arşivlerindeki bilgilerle zenginleştirilmesi ve irdelenmesi gerekir.

Bu gerçeklere karşın sunduğumuz belgelerden olaya ilişkin bazı ipuçları çıkarılamaz mı? Kuşkusuz iddialı olmamak ve kesin genellemelerde bulunmamak kaydıyla bu olanaklıdır. Ancak vardığımız sonuçlar, ister istemez tartışmalara açık geçici yargılar ve iddialar olmaktan öteye geçemeyecektir. Çünkü açıklamalarımız yazışmalarda yer alan bilgilerle sınırlıdır. Hemen belirtelim ki, açıklamalarımızda zaman zaman yazışma belgelerinin dışına çıkarak bazı ek bilgilere ve kaynaklara da yer verdik. Bundan amaç yazışma metinlerinden edindiğimiz izlenimleri somutlaştırmak ve netleştirmektir. Bu vesile ile yorumlarımızın yazışma belgelerinin verdiği olanaklarla sınırlı olduğu gerçeğini bir kez daha vurgulamak istiyoruz. Yazışma belgelerine dayanarak aşağıda göçün “niteliği”, “koşulları”, “kapsamı”, ve “yönlendirilmesine” ilişkin bazı saptamalarımızı sunuyoruz.

Göçün niteliği: “zorunlu göç” ya da “sürgün”

Belgelerin verdiği ilk izlenim, olayın zorlanmış, seçme hakkı fiilen ortadan kaldırılmış bir göç ve sürgün olayı olduğudur. Bu olayda birbirine karşıt iki gücün aynı doğrultuda birleştikleri ve etkili oldukları söylenebilir. Bunlardan ilki Rusların zorlayıcı ve itici gücü, ikincisi ise Osmanlıların ve başka odakların çekici ve özendirici etkisidir. Ancak bu iki güçten Rusların itici gücünün, başka bir deyişle Ruslar tarafından uygulanan sindirme ve yok etme politikalarının belirleyici olduğu anlaşılmaktadır. Aşağıdaki alıntılar Rusların uyguladığı zorlayıcı politikalara işaret etmektedir:

Rus birlikleri kıyıda toprak kazandıkça işgal edilen yerlerde bulunan yerli halkın hiç bir şekilde orada kalmalarına izin verilmemekte, yerli halk ya Kuban ovalarına ya da Türkiye’ye göç etmeye zorlanmaktadır. (4 No.lu rapor)

Gerçekten yaşadıkları topraklar, ateş ve kılıçla harabeye çevrildikten sonra Kuban steplerine nakledilmeyi ve böylece işgalcilere düzenli asker kaynağı haline gelmeyi reddeden Dağlıların önünde Türkiye’ye göç etmek dışında bir seçenek kalmamıştır. (5 No.lu rapor)

Rus hükümetinin, halen silahlı bulunan bütün Dağlıları ne pahasına olursa olsun yurtlarından kaldırmaya uzun süredir kararlı olduğu anlaşılmaktadır. (13 No.lu rapor)

İmparator, (Ubıhların) isteklerini kabul etmemiş, ya savaş ya da Kuban veya Türkiye’ye göç etme seçeneklerinden birini tercih etmelerini istemiştir. (13 No.lu rapor)

Bu saptamaları destekleyen bilgilere başka kaynaklarda da rastlamak olanaklıdır. 1859’u izleyen dönemde Çerkes boylarınca sürdürülen direniş hareketleri bir yandan acımasızca bastırılırken, öte yandan sürgün önlemlerinin büyük bir hızla uygulamaya konulduğu görülmektedir. Aşağıdaki alıntı bu gerçeği yansıtmaktadır.

Savaş son derece acımasızca cereyan ediyordu. Biz geri dönülmesi imkansız tarzda ve askerin bastığı her toprak parçasını son ferde kadar Dağlılardan temizleyerek adım adım ilerliyorduk. Kar erir erimez ve ağaçlar yeşermeden önce (Şubat ve Mart’ta) yüzlerce dağ köyleri ateşe veriliyordu. Ekinler atlara yediriliyor veya çiğnetiliyordu. Köy nüfusu gafil avlandığı takdirde, derhal asker muhafazasında en yakın Kazak köyüne götürülüyor ve oradan Karadeniz sahillerine ve daha sonra Türkiye’ye sevk ediliyordu. Bizim yaklaşmamız sırasında boşalan kulübelerde çoğu zaman masanın üzerinde, içinde kaşığı ile beraber henüz soğumamış lapaya, üstünde iğne takılı tamiri yarıda kalmış elbiselere, döşemeye bırakılmış çocuk oyuncaklarına rastlanıyordu. Bazen askerlerimizin şerefiyle mütenasip çok nadir, canavarlığa kadar varan hunharca hareketler de yapılıyordu. (M.Venyukov)[9]

Acımasızca davranışlara örnek olarak 1863 yılında The Free Press gazetesinde yayımlanan Fransız kaynaklı bir haber dikkat çekicidir:

Şapsığ ülkesinin Hafia köyünde bir yamyamlık sahnesi sergilenmiştir. Köy erkeklerinin cephede ileri hatlarda bulunmasını fırsat bilen Çarın Askerleri köydeki savunmasız halkın üzerine üşüşerek onları öldürmüş, evlerini yakmış ve mallarını yağmalamıştır.

Kurbanlar arasında 18 yaşlı kadın, 8 çocuk ve 6 yaşlı erkek bulunmaktadır. Öldürülen kadınların birinin cesedine şu sözcükleri içeren bir yafta iliştirilmişti: “Haydi git, yardım için temsilcilerinizi gönderdiğiniz İngiltere Kraliçesi’ne şikayet et!” Küçük bir çocuğun cesedinde de şu yazı okunuyordu: “Koruyucunuz Türklere kendini satacağına burada kal!” Yine gözleri oyulmuş yaşlı bir erkeğin cesedinde de şu yazı okunmakta idi: “Git temsilcilerinle buluş, Paris’te iyi göz doktoru bulabilirsin!” (The Free Press, 1 Aralık 1863)

Daha 1861’lerde Maykop kalesini ziyaret eden II.A­lexandr’ın kendisiyle uzlaşmak isteyen Adığe’lere şu yanıtı verdiği belirtilmektedir:[10]

Düşünmek için size bir ay süre tanıyorum bir ay sonra Kont Yevdokümov’a Kuban ırmağı boyunca gösterilecek yerlere yerleşme ya da Türkiye’ye göç etme şıklarından birini kabul ettiğinizi bildirmeniz gerekiyor.

Göçün 10. yılı nedeniyle 1874’te yayımladığı makalesinde Lapinski şöyle demektedir:[11]

1864 Nisan ayında pek çok Adığe boyu Grand Dük Michael’e boyun eğdiklerini bildirdiler. Kendilerine, bir ay içerisinde göç etmeyen ve dağlarda kalacak olan tüm Çerkeslere savaş esiri muamelesi yapılacağı bildirildi. Hedef, onların boşalttığı köylere Don ve Karadeniz kazaklarını yerleştirmekti. 1864 yılının kış mevsiminden 10 temmuza kadar 236.718’den az olmayan sayıda Çerkesin ki bunların 61.359’u Rus desteği ile-gemilerle taşındığını öğrenmişsek, bu bize göçmen dalgalarına uygulanan cebir hakkında bir fikir verir.

Bu bilgiler göçün zorlayıcı yönünü ortaya koymaktadır. Başka bir deyişle Ruslar tarafından uygulanan baskı, terör, kıyım ve zorunlu iskan gibi önlemler, göçü kaçınılmaz hale getiren temel etkenlerdir. Öte yandan bu olayda özendirici bazı davranış ve önlemlerin de varlığı dikkati çekmektedir. Örneğin daha 1862’lerde Kafkasya’da göçü teşvik için özel göç komisyonları oluşturulduğu ve Türkiye’ye göç edeceklere birer “tümen” ödenmesinin ne ölçüde uygulandığı bilinmemekle birlikte-öngör­üldüğü anlaşılmaktadır. Ayrıca Osmanlıların tutumu da önemlidir. St. Petersburg’tan gönderilen 13 No.lu mektupta İngiliz büyük elçisi kişisel kaygısını şöyle yansıtmaktadır.

Bu sonucun doğmasında daha başlangıçtan itibaren sürekli biçimde göçü teşvik etmiş olan Türklerin katkısı büyük olmuştur. Ancak bir süre sonra bu tutumun doğurduğu sıkıntıları görünce, geç kalmış bir hareketle bu defa Rus hükümetinden göç hareketlerini yavaşlatmasını ve kendisinin tahrik ettiği bu akımı düzenlemesini istemek durumunda kalmıştır.

Bu arada kimi yerli önderlerin de göçü teşvik ettikleri söylenebilir. Örneğin Musa Kundukov anılarında “iki şerden azını seçmemiz gerekiyor(du) demektedir.[12] biçimine dönüşmesinde Rusya’nın zorlayıcı tutumunun belirleyici olduğu sonucuna varılabilir.

Göç koşulları: “sefalet”, “hastalık” ve “ölüm”

Yazışmaların en çarpıcı yönü olayın insanlık dramına dönüşen görüntülerini bütün çıplaklığıyla sergilemesidir. Bu yönüyle belgeler büyük değer taşımaktadır. Gerçekten 1864’lerde yaşanan olay, tanımı olanaksız bir dramdır. Korku, umutsuzluk, açlık, sefalet, hastalık ve ölüm. İşte Çerkes göçmenleri bu altı belayı aynı anda birden yaşmışlardır. Aşağıdaki alıntılar yaşanan dramın iç karartıcı görüntülerini ortaya koymaktadır.

Çerkes göçmenlerinin bu kentte (Trabzon’da) yığılmaları ciddi bir sorun haline gelmiş bulunmaktadır.... Buraya ulaşabilenlerin yüzlercesi, daha önce çektikleri sefalet ve açlığa ek olarak şu anda hastalıklarla boğuşmaktadırlar.... Hastalık gerek Çerkes göçmenler, gerek yerli halk arasında korkutucu biçimde yayılmaktadır. Tifüsten ölenlerin sayısı artmıştır. Panik büyük ve yaygındır. Herkes kenti terk etme hazırlığı içindedir. Erzak kıtlığı başlamıştır.... Elde edilen bilgilere göre aralık ayından Şubata kadar ölenlerin sayısı 3.500’ü bulmuştur. Bunlardan 3000’i Çerkes, 470’i Türk, 36’sı Yunan, 17’si ermeni 9’u Katolik ve 6’sı Avrupalıdır. (1 No.lu rapor)

Bu çaresiz insanların durumu görgü tanıklarının ifadesine göre yürekler acısıdır. Acele ile yola çıkma zorunluluğu nedeniyle teknelerin aşırı yüklenmesi sonucu sık sık facialarla karşılaşmışlar ve savaş ve açlıktan arta kalan bir miktar at ve sığırlarını bir kaç ruble karşılığında elden çıkarmak durumunda kalmışlardır. (5 No.lu rapor)

İstilacılardan kaçmak için başvurmak zorunda kaldıkları yöntemler nedeniyle verdikleri kayıplar insanlık için dehşet vericidir. (3 No.lu rapor)

Göçmen akını her gün devam ediyor. Dün Akçakale ve Sarıdere’de birikenlerin sayısı 25.000’i bulmuştur. Ölüm oranı günde 120-150 dolayındadır. Halen Samsun’a 35-40.000 arasında göçmen indirilmiştir. Hastalık tehlikeli ölçüde bu bölgeye sıçramıştır. Son 48 saat içinde Samsun’da 500 kadar Çerkes göçmeni ölmüştür. Fırıncılar korkudan fırınlarını kapatarak kenti terk etmişlerdir. Bu yüzden kent bir kaç gündür ekmeksiz kalmıştır.... Şu anda Trabzon’da bulunanlar Ubıh boyu mensuplarıdır.... Temizlik kurallarına uymamaları hastalığın bastırılmasını engellemekte ve korkutucu salgınlara neden olmaktadır. Sıkışık düzende bulundukları için hızla birbirini enfekte etmektedirler. Yerel makamlarca dağıtılan yiyecek ve giyecek istihkaklarını ve çocuklarını bir kaç kuruş karşılığı satıyorlar. Kefen bezlerini çalmak için geceleri ölülerini mezardan çıkarıyorlar e cesetleri açıkta bırakıyorlar. Son zamanlarda bazıları ölüm olaylarını, salt ölenlerin istihkaklarını almaya devam edebilmek için yerel makamlardan saklıyorlar. Nitekim geçenlerde çadırların birinde 2 gündür saklanmakta olan bir ceset bulunmuştur. (15 No.lu rapor)

Yukarıdaki alıntılar göçmenlerin içinde bulunduğu koşullar hakkında bir fikir vermektedir. Sık sık yinelediğimiz gibi bu yazışmalar 1864 yılının belli bir dönemine ilişkindir. Aslında göçün daha önce başladığı anlaşılmaktadır. Örneğin 1860’larda İstanbul'a düzensiz biçimde dökülen göçmenlerin durumunu Vak’a Nüvis Ahmet Lütfi Efendi şöyle anlatmaktadır:[13]

O esnada Kafkasya tarafları Ahali-yi Müslimesinden ve Çerkes ve Abaza ve Nogay taifesinden bir çok aileler fevç fevç Memalik-i Mahrusa’ya dökülmeye başladılar. Bunların bir takımı mevsim-i şitda çerkezistan sevahilinden çırlak-çıplak can atarak ve iskele kenarlarına kar yağışta dökülüp kaldılar. Bunların ahval-i müteellimelerine yürekler dayanmak kabil değildi. İskan edilecek mahallere sevk olunmalarına ise, şiddet-i şita mani olduğundan, havaların müsaadesine kadar barınmaları esbabının istihsaline devletçe fevkalade olunan himmet ve gayret pek büyük inayet idi.

Lapinski de 1864 göçünün dramatik yönünün şöyle görüntülemektedir:[14]

Alınmış tüm önlemlerin yetersizliği nedeniyle kısa süre içinde salgın hastalıklar ortaya çıktı ve ölüm oranı çok yüksekti. Trabzon limanına çıkmış olan 100.000 kadar kişiden on bin kadarını daha Şubat ayında ölümcül hastalıklar alıp götürdü ve aralıksız gelen binlerce insanla bu kıyılarda kalabalık iyice arttı. Doğal olarak tehlikeler büyüdü. Nisan ayında biçarelerin sayısı Trabzon'da 70.000’e, Samsun’da 30.000’den 70.000’e yükseldi. Avrupa’ya Haziran ayında gönderilen Çerkeslerin sayısı 35.000 idi. Trabzon’da 24.000 göçmenden Nisan ayında her gün ölenlerin sayısı 400’den fazla idi. Büyük kamplara yerleştirildikleri Gerede’de kayıplar günde 300 kadar, Samsun’da ise 500’den çoktu. Sefaletin en büyüğü burada idi. İtalyan hekim Dr. Barozzi’nin raporlarına göre insanlar uzun süre bitkiler, bitki kökleri ve ekmek kırıntılarıyla yetinmek durumunda kaldılar.

Göçe büyük devletlerin bakışı: Karmaşık ve çelişkili

Yazışmalardan çıkarılabilecek bir sonuç da olayla ilgilenenlerin bakışlarına egemen olan “motif”lerin karmaşıklığıdır. Ruslar, savaş galibiyetini “kendileri için iyilik düşünmeyen” bu savaşçı boylardan toptan ve kesin biçimde kurtulmak için fırsat olarak kullanmak isterken, göç olayının sorumluluğundan sıyrılma istekleri de dikkati çekmektedir. Örneğin St. Petersburg’tan gönderilen raporda, İngiliz büyükelçisi Prens Gortchakoff’a, Türkiye’ye iltica eden Çerkes göçmenlerine çıkarılan güçlüklerden ve 300.000 göçmenin Türk maliyesine yüklediği yükle ilgili İngiliz basınında çıkan eleştirilerden söz ettiğini ve şu cevabı aldığını yazmaktadır.

Çerkeslerin ülkelerini terk etmekte ısrar ettikleri ve Çarlık hükümetinin bundan esef duyduğunu, bu boyların dağdan indirilmelerinin şart olduğunu, bunlara ovada ikamet etmeleri için önerilerde bulunulduğunu, ancak onların bu önerileri reddettiğini... şayet Türk hükümeti bu yüzden büyük masraflara girmişse bunun karşılığında İslam dinine mensup bir nüfusu da kazandığını ve bunun da Türk ordusu için bir kazanç olduğunu” belirtmiştir. (10 No.lu rapor)

Yine 13 No.lu raporda Grand Dük Michael’in saptamalarına yer verilmektedir.

Grand Dük bu kimselerin hayvanlarına sahip olduklarını, kendilerine ekmek dağıtıldığını ve sağlık koşullarının da ileri sürüldüğü kadar kötü olmadığını doğrulamaktadır. Salgın bir hastalık söz konusu değildir. Sıkıntılar daha çok Türkiye’ye yapılan yolculuk sırasında ve Trabzon’a çıkıldıktan sonra çekilmektedir. Bu sıkıntıların nedeni göçmenlerin üzücü biçimde Trabzon’a yığılmaları, yönetim yetersizliği ve Sultan tarafından gönderilen yardımların gereği gibi uygulanamamasıdır.

14 No.lu raporda ek olarak Journal de St. Petersburg gazetesinden alınmış bir yazının özetine yer verilmekte ve resmi Rus görüşü şöyle yansıtılmaktadır:

Kafkas yüksek yetkilileri Dağlılara ya Kuban kıyılarında belirtilen noktalara yerleşmeleri veya Türkiye’ye göç etmelerini önererek bu iki seçenekten birini seçmekte tamamen serbest bırakmışlardır. Bugüne kadar Dağlılar, Kafkas yetkililerince hiç bir kontrole tabi tutulmaksızın göç etmekteydiler. Türk tekne sahipleri Dağlı göçmenlerle doğrudan pazarlık yapıp onları yalnız kontrolümüz dışında değil, aynı zamanda nüfuzumuzun dışında bulunan kıyılardan alıyorlardı. Bundan dolayı belli bir tonajdaki bir gemiyle taşınan kişilerin miktarı ve taşınma sırasında karşılaşılan muameleler Dağlılarla gemi sahipleri arasında bir sorundur.

Kuzey Kafkas boylarınca yürütülen direniş savaşlarına karşı öteden beri sempati ile bakmalarına karşın eylemli bir yardıma bir türlü yanaşmayan[15] İngilizlerin, göç olayının dramatik görüntüsünden etkilendikleri ve karmaşık düşüncelerle göç olayını yönlendirmeye çalıştıkları görülmektedir. Örneğin İstanbul’dan gönderilen mektupta büyükelçi şöyle demektedir:

Bu talihsiz sürgünlere kucak açmanın bir biçimi, bunları İmparatorluğun değişik bölgelerinde çeşitli köylere, her 4 Türk ailesine bir Çerkes ailesi düşecek biçimde dağıtmaktır. Bu çözüm, kuşkusuz en ucuz olmakla birlikte her halde en kötüsüdür. Bu yol durumları esasen kötü olan Türk köylüsünün sefaletini arttırır. Fakir Çerkeslere belki az da olsa bir yaşama şansı sağlar, ama bu yenilmez savaşçıların gücünü böler, dağıtır ve yok eder. Hem Türkiye, hem de Avrupa için uygun düşecek politika şu olmalıdır. Bu yiğit sürgünleri Karadeniz’den Erzurum’a kadar uzanan topraklara yerleştirmek.... Dahası var. Şayet bu kimseler bir tür askeri koloni biçimine dönüştürülebilirse halen Türk nüfusunun tarımsal kesimi üzerinde ağır bir yük oluşturan Türk ordusu için yeni bir kaynak da yaratılmış olur. Ayrıca tam bu yerde ve zamanda Çerkes nüfusun yararlı biçimde kullanılabileceği büyük bir hedef de var. Trabzon’dan Erzurum’a yapılacak bu yolun ne kadar gerekli olduğu yüksek malûmlarınızdır.... Çerkes göçünün belirli bir bölümü bu yolun yapımı için ayrılabilir.... Böylece bir yandan Osmanlı ordularının acil kaynak ihtiyacını karşılama, öte yandan Osmanlı tarım nüfusunun yükünü hafifletme ve nihayet yalnız Osmanlılar için değil bütün dünyanın yararına olan bir inşaat projesinin gerçekleştirilmesi gibi çeşitli yararlar bir araya getirilmiş olacaktır.

Osmanlıların ise göç için hazırlıklı olmadığı anlaşılmaktadır. İngiliz diplomatlarınca hazırlanan raporlarda bu husus açıkça ortaya çıkmaktadır. Yazışmalarda dikkati çeken ifadeler Bab-ı Ali’nin durumunun vehameti konusunda uyarılmasına ilişkin ifadelerdir. Örneğin 1 No.lu raporda “Çerkes göçmenlerin bu kentte (Trabzon’da) yığılmaları ciddi bir sorun haline gelmiştir... Durumun İstanbul hükümetinin dikkatlerine ivedilikle sunulması gerekir... Trabzon valisi emin Paşa, bu bahtsız insanların durumunu hafifletmek için elinden geleni yapmaktadır, ancak elindeki olanaklar son derece sınırlıdır” denilmektedir.

7 No.lu rapora göre “Osmanlı hükümeti iltica isteklerini yerine getirmek istemektedir. Ancak... olanakları oldukça kısıtlıdır. Bugüne kadar yaptıkları 200.000 lira sarf etmekten ibaret olup bu miktar görece çok azdır”.

12 No.lu raporda “Bu yük (İskan yükü), Türkiye tarafından cömertçe, fakat acele ile kabul edilmiştir” denilmekte ve 13 No.lu raporda da “Bu sonucun doğmasında daha başlangıçtan itibaren sürekli biçimde göçü teşvik etmiş olan Türklerin katkısı büyük olmuştur. Ancak bir süre sonra bu tutumun doğurduğu sıkıntıları görünce, geç kalmış bir hareketle bu defa Rus hükümetinden göç hareketini yavaşlatmasını ve kendisinin tahrik ettiği bu akımı düzenlemesini istemek durumunda kalmıştır. Durum bu olmakla birlikte göçmenlerin hep birlikte ve yoğun biçimde sahilde toplanması hem Türkleri hem de Rusları şaşırtmıştır” denilmektedir.

Bu tespitler, göç olayına büyük devletlerin kendi çıkarları açısından baktıklarını ve özellikle İngiliz ve Osmanlıların göçü baştan önlemek istemedikleri veya önleyemediklerini, bu olayı daha sonra yönlendirmeye çalıştıklarını göstermektedir.

Göçün kapsamı: yaygın ve kitlesel

Belgeler, göçün yaygın ve kitlesel olduğunu göstermektedir. 3 No.lu yazışma belgesinde “Rusların Çerkezistanda sürekli olarak ilerlemeleri ve yerli halka yaptıkları kötü muamele, Çerkes­lerin ülkelerini hemen hemen bütünüyle terk etmeleri sonucunu doğurmuştur” denilmektedir. 7 No.lu belgede ise Çerkeslerin Osmanlı ülkesine büyük ölçüde ve ani olarak göçürüldüklerine işaret edildikten sonra “Savunmaları ile ölümsüzleştirdikleri sahillerden bir kaçış var şu anda. Komşu bir imparatorluğa sığınma olanakları arıyorlar. Kısacası Çerkezistan artık yoktur” denilmektedir.

12 No.lu yazışmaya ek olarak sunulan bir belgede (St. Petersburg gazetesinde yayımlanan bir yazı) kitlesel temizliğin tamamlandığı ve geride kalanların artık kendileri için –Ruslar için- bir tehlike oluşturmayacağı şöyle ifade edilmektedir.

İşte böylece karşı koyan boyların sonuncuları ve en inatçılarının da direnişi, Kafkas birliklerinin sebatkarlığı ve olağanüstü çabaları sayesinde kırılmış oldu. Askerlerimiz, bütün dağları taramadan ve buralarda oturan sonuncularını da dağlardan kovmadan Kafkas Savaşı’nın tamamen bitmiş sayılmayacağı aşikar olmakla birlikte bundan böyle hiç bir yerde inatçı direnişlerle karşılaşılmayacağı ümit edilmekte ve sayıca az oluşları nedeniyle dağların boğaz kısımlarında kalan boyların bundan böyle bizim için en ufak bir tehlike arz etmeyeceği sanılmaktadır.

13 No.lu belgede St. Petersburg’taki İngiliz Büyükelçisi göçün kitlesel niteliğini şöyle belirtmektedir.

Son iki yıldır izlenen politika şu olmuştur: Askeri birlikleri ve Kazakları ileriye doğru sürmek ve kuzeyde Kuban havzasına doğru yukarı vadilere yavaş yavaş fakat emin bir biçimde yerleştirmek ve böylece en sonunda en yüksek istihkama ulaşıncaya kadar her adımda yerli halkı yurtlarından ederek Güneyde Karadeniz’e doğru alçalan vadilere itmek ve bu bölgelerin yabanıl ve kendi başlarına buyruk halkını kitlesel olarak sahillere sürmek.

15 No.lu belgede İngiltere’nin Trabzon başkonsolosu aldığı haberi şöyle iletmektedir. “Haberlere göre Ruslar, bütün göçmenlerin Mayıs ayı sonuna kadar ülkelerini terk etmelerini istemektedir”. Bütün bu tespitler göçün yaygın ve kitlesel bir sürgün olduğunu düşündürmektedir.

Belgelerde göçürülen kişilerin sayısı hakkında çelişik bilgiler verilmektedir. Bunu bir ölçüde doğal karşılamak gerekir. Çünkü verilen bilgiler yetkililerin gözlem ve duyumlarına dayanmaktadır. Burada dikkati çeken nokta Rusların rakamları küçük göstermek için özel bir çaba içinde gözükmeleridir. Rus Savaş Bakanlığı, bu rakamın 100.000’den fazla olmadığını belirtirken, Avrupa gazeteleri bu 300.000 olarak göstermektedir. Bu sayıların yer aldığı 12 No.lu yazışma belgesinde St. Petersburg’daki İngiliz Büyükelçisi tahmin güçlüğünü şöyle ifade etmektedir.

Mart ayında yalnız Tuapse nehrinin denize ulaştığı noktada 30.000 göçmenin ayrıldığı doğrulanmış olup 50.000’inin de sahilin çeşitli yerlerinde ayrılmak üzere beklemekte olduğu belirtilmektedir. Bir çoğunun ise daha önce göç ettiğini biliyoruz. Öte yandan göç akımının sona erip ermediği de belli değildir.

Gerçek rakamın belirtilen sayının çok üzerinde olduğu söylenebilir. Çeşitli kaynaklarda bu sayının yarım milyon ile bir buçuk milyon arasında olduğu belirtilmektedir.[16]

Sonuç:

Bir kısım İngiliz belgeleri ile sınırlı olarak yukarıda ileri sürülen düşünceler ve yapılan yorumların öteki kaynaklarla zenginleştirilmesi gerekmektedir. Bu çerçevede söylenebilecek şey olayın çok yönlü ve karmaşık bir niteliğe sahip olduğudur. Doğdukları toprakları, görülmemiş bir kahramanlıkla savunduktan sonra terk etmek zorunda bırakılan ve dizleri üzerinde yaşamaktansa ayakları üzerinde ölmeyi yeğleyen ve özgürlüklerini her şeyin üzerinde tuttukları için tarifi imkansız bedeller ödeyen bu yiğit insanların yaşadıkları büyük dram, değerlendirilmek üzere tarihin nesnel yargısını beklemektedir.


Kaynaklar

[1] Qumuqu Tığhuen’den aktaran: Kafdağı Dergisi, Sayı 43-46 (Ağustos 1990-Ocak 1991), s.14.Kabardey-Balkar Özerk Cumhuriyeti Devlet Üniversitesi’nde öğretim üyesi Prof.Dr.Tığhuen’nin 22 Mayıs 1990 tarihli Lenin Nur gazetesinde yayımlanan makalesi.

[2] Murat Yağan (çev.), General Musa Kundokov’un Anıları (İstanbul: Kafkas Kültür Dernekleri yayını, 1978), s.3.

[3] Peter Brock, “The Fall of Circassia: A Study in Private Diplomacy”, English Historical Review, Cilt 71 (Temmuz 1956), s.401.

[4] Brock, s.427.

[5] Brock, s.407.

[6] Beykhul Toğhan, “Gerçekler Güneş Gibidir, Bulutlar Gizleyemez”, Kafdağı Dergisi, Ankara, Sayı 43-46 (Ağustos 1990-Ocak 1991), S.91.

[7] Nihat Berzeg, Tehicir-es Şerakise (Çerkeslerin Sürgünü, Amman: Savt-el Nartıyyun, 1987); İzzet Aydemir, Göç: Kuzey Kafkasyalıların Göç Tarihi (Ankara: Gelişim Matbaası, 1988); Rahmi Tuna, “Çerkeslerin Kafkasya’dan Göçü”, Kafkasya Üzerine Beş Konferans (İstanbul: Kafkas Kültür Derneği Yayını, 1977); Kemal H.Karpat, “The Status of the Muslim under European Rule: The Eviction and Settlement of the Çerkes”, Journal of the Institute of Muslim Minority Affairs, Cilt 1, No.2; Marc Pinson, “Ottoman Coloniztion of the Circassians in Rumili after the crimean War”, Etudes Balkaniques, 1972, 9o.3.

[8] Brock, s.425.

[9] M.Venyukov, “Ki isteroii zaseleniya zapadnogo Kavkaza”, Russkaya starina, 1878, Kitap 22, s.249’dan aktaran B.Baytugan, Kuzey Kafkasya Dergisi, No.61, Münih (Nisan 1973). Bu yazının ayrı basısı: Samsun Kafkas Kültür Derneği, Genel Konular Dizisi, No.1.

[10] Abrec Almir, “Size Bir ay Süre Tanıyorum” (Çev. C.Hapi), Kafdağı Dergisi, Sayı 43/6, Ankara (Ağustos 1990-Ocak 1991), s.26.

[11] Theophil Lapinski, “Çerkeslerin Kafkasya’dan Göçü”, (1874), Kafdağı Dergisi, Sayı 43/46 (Ağustos 1990-Ocak 1991), s.23.

[12] Yağan, a.g.e. s.66

[13] M.Münir Aktepe (der.), Vak’a Nüvis Ahmet Lütfi Efendi Tarihi, Cilt X (Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1988), s.155-156.

[14] Lapinski, a.g.m. s.23.

[15] Örneğin Osmanlı kaynaklarında İngilizlerim sembolik yardımına şöyle değinilmektedir: “…O esnada peyderpey memalik-i mahrusaya hicret etmekte olan Çerkes muhacirlerine ianeten Londra’dan üç yüz kıyye mikdarı peksimed itasına karar verildiği alem-i İslamiyet’çe memnuniyeti mucip oldu.” (M. Aktepe, a.g.k. s.123)

[16] İzzet Aydemir, a.g.e. s.108-109; Meydan Larousse, 5.cilt, s.252.


YAZIŞMA BELGELERİ


PAPERS RESPECTING THE SETTLEMENT OF CIRCASSIAN EMIGRANTS IN TURKEY
Presented to the House of Commons by Command of Her Majesty, in pursuance of their Address dated June 6, 1864.

LONDON: PRINTED BY HARRISON AND SONS

Raporun orijinaline buradan erişebilirsiniz (pdf, 1.6 MB)


BELGE NO.1

Konsolos Stevens’tan Earl Russel’a
(12 Mart’ta alınmıştır)

Trabzon, 17 Şubat 1864

(Özet)
Çerkes göçmenlerinin bu kentte yığılmaları ciddi bir sorun haline gelmiş bulunmaktadır. Bu nedenle durumun İstanbul hükümetinin dikkatlerine ivedilikle sunulması gerekir. Son üç gün içinde kente yeni yeni kafileler gelmiş ve bugüne kadar yaklaşık 3.000 kişi limana çıkmış bulunmaktadır. 40.000’den fazlası da ülkelerini terk etmeye hazırlanmaktadır. Buraya ulaşabilenlerin yüzlercesi, daha önce çektikleri sefalet ve açlığa ek olarak şu anda hastalıklarla boğuşmaktadır. Trabzon valisi Emin Paşa, bu bahtsız insanların durumunu hafifletmek için elinden geleni yapmakta, ancak elindeki olanaklar son derece sınırlıdır. Bu arada hastalık gerek Çerkes göçmenler gerek yerli halk arasında korkutucu biçimde yayılmaktadır. tifüsten  ölenlerin sayısı artmıştır. Panik büyük ve yaygındır. Herkes kenti terk etme hazırlığı içindedir. Kendilerine bel bağlanan üç Avrupalı doktordan Fransız olanı bugün Tifüsten ölmüştür. Karantina idaresine bağlı İngiliz doktoru ise resmi işleri başından aşkın olduğu için hastalara bakamamaktadır. Görevleri gereği göçmenlerle ilişki kurmak durumunda bulunan Paşanın memurlarından bir çoğu hastalığa yakalanmış ve bir kaçı da ölmüştür.

Bab-ı Ali geçenlerde göçmenler için bir miktar eski asker elbisesi ve ilaç göndermiştir. Eski elbiseler dağıtılmış, ancak ilaçların işe yaramaz durumda olduğu anlaşılmıştır.

Ölülerin dikkatsizce gömülmeleri ve yarattığı tehlikeler yüzünden mezarlığa yakın yerler bomboş kalmıştır. Bütün aileler evlerini terk etmektedir. Birkaç gün önce şehrin çeşmelerini besleyen ana su kanallarının birinde bir Çerkes cesedi bulunmuştur. Sokak ve meydanlar sefalet ve pislik içindedir. Erzak kıtlığı başlamıştır. Yakıt yok denecek kadar azdır., bütün bunlar sefaleti artırmakta ve hastalığın yayılmasına neden olmaktadır. Şayet yukarıda sayılan sakıncaları ortadan kaldıracak bazı önlemler süratle alınmazsa-ki baharın bastırmasından korkulmaktadır- kamu sağlığı büyük ölçüde tehlikeye girecektir.

Elde edilen bilgilere göre Aralık ayından Şubata kadar ölenlerin sayısı 3500’ü bulmuştur. Bunlardan 3.000’i Çerkes, 470’i Türk, 36’sı Yunan, 17’si Ermeni, 9’u Katolik ve 6’sı da Avrupalıdır.”


BELGE NO.2

Konsolos Dickson’dan Earl Russel’a.
(5 Nisanda Alınmıştır)
Sohumkale, 22 Şubat 1864

(Özet)
Burada Çerkezistan sahillerine yeniden başlatılacak bir savaş için hazırlıklar yapılmaktadır.
Geçenlerde Tiflis’ten buraya gelen bir kurmay subay, ilkbaharda işgal etmeyi tasarladıkları Soci’nin denizden keşfini yapmıştır. Öğrenebildiğim kadarı ile kısmen Trans-Kafkas ordusuna ait birliklerden kısmen de Sohumkale’nin karargah birliklerinden oluşan 9.000 kişilik seferi bir birlik Gagri istikametinden yürüyecektir. Bu birlikler, son zamanlarda kendilerine sağlanan geliştirilmiş silahlarla günlük talimlerini yapmakta ve büyük miktarda ekmek stoku için tüm fırıncılar seferber edilmiş bulunmaktadır.

Bugünkü acil durum karşısında Çerkeslerin kesin olarak nasıl bir yol izleyeceklerini kestirmek oldukça güçtür. Bütün umutlarını gelecekteki bir Avrupa-Rusya savaşına bağlamış gözüküyorlar. Şayet bu ihtimal gerçekleşmezse-ki gerçekleşme olasılığı yok gibidir- bu takdirde nihai başarı şansı bulunmayan ve acılarını artıracağını tecrübe ile öğrendikleri silahlı açık direnişi bırakıp Rus istilacılarıyla anlaşmaya yanaşmaları mümkündür. Bugün bu fikir hiç olmasa, bir çokları tarafından paylaşılmaktadır. Abzahların göçü ve Şapsığ’ların bunları izlemesi, kıtlık, hayvan varlığının telef olması gibi faktörler, hala bütünlüklerini korumaya devam eden Ubıhların da gücünü büyük ölçüde zayıflatmış bulunmaktadır. Bütün bu talihsizliklere birde Kuzey Kafkas boyları veya onlardan arta kalanlar ile öteki kesimlerde yaşayanların arasında politik bir birliğin bulunmaması ve böyle bir birliğin sağlanmasının hemen hemen olanaksız olması da eklenmelidir. Bunların her birinin ve tümünün aralarındaki kan düşmanlıklarını unutmaları ve ortak bir amaç etrafında birleşmeleri olanaksızdır. Hepsinin özlemle beklediği Avrupa-Rusya savaşı, belki birinci gruptakilere taze bir dürtü verebilir, ancak ikinci gruptakilerle arasının daha fazla açılmasına neden olabilir.

Halen devam etmekte olan savaşın korkunç sonucunu belki aşağıdaki yerel deyişten daha iyi anlatabilecek bir şey olamaz. “Bugün Soudjouk-Kale’den Anapa’ya kadar bir kadın bile bütün gün tek bir insana rastlama korkusu olmaksızın seyahat edebilir.”


BELGE NO.3

Sir H.Bulwer’dan Earl Russell’a,
(23 Nisanda Alınmıştır).
İstanbul, 12 Nisan 1864

Lordum,
Rusların Çerkezistanda sürekli olarak ilerlemeleri ve yerli halka yaptıklar kötü muamele, Çerkeslerin hemen hemen bütünüyle ülkelerini terk etmeleri sonucunu doğurmuştur. Şu ana kadar 25.000 Çerkes göçmeni Trabzon’a gelmiş bulunmakta ve diğerleri de her türlü tehlikeyi göze alarak küçük teknelerle kaçmaya çalışmaktadır. Büyük sayılara varan ve belli becerileri bulunmayan bu kimselerin belli yerlerde yığılmaları o yerlerin sağlık ve huzurunu ciddi biçimde tehlikeye sokmaktadır. İstilacılardan kaçmak için başvurmak zorunda kaldıkları yöntemler nedeniyle verdikleri kayıplar, insanlık için dehşet vericidir. Türk hükümeti, bu kimseleri oralardan aldırarak imparatorluğun çeşitli yerlerine yerleştirmek amacıyla Trabzon’a gemiler göndermek üzeredir. Öte yandan doğdukları toprakları görülmemiş bir kahramanlıkla savunduktan sonra terk etmek zorunda bırakılan bu talihsiz insanları, imparatorluğun çeşitli dominyonlarında güven içinde yerleştirilmelerini sağlayacak önlemleri alabilmek için Osmanlı hükümeti, buradaki Rus maslahatgüzarı ile müzakere halindedir.

Anladığıma göre, Rus Maslahatgüzarı Bab-ı Ali ile bazı düzenlemelerin yapılması konusunda kendi açısından her hangi bir sorun bulunmadığını ve bu iş için hükümetine başvurduğunu ve talimat beklemekte olduğunu belirtmiştir.
HENRY L. BULWER

Not: Bu arada Çerkesler tarafından Majeste kraliçelerine yazılmış bir dilekçeyi çevirisi ile birlikte sunuyorum.


3 NOLU BELGENİN EKİ

Dilekçe

(Çeviri)
İngiltere İmparatoru Majeste Kraliçelerine
Dünya kurulduğundan beri ülkemiz ve vatanımız olan Çerkezistanı işgal etmek ve dominyonlarına katmak için Rusya’nın giriştiği haksız savaş 80. yılını doldurmuş bulunmaktadır. Şu anda ellerine düşen çaresiz kadınları, yaşlıları ve çocukları koyun boğazlar gibi kesiyorlar. Kestikleri başları süngüleriyle kelekle oynar gibi oynuyorlar. Uygarlık ve insanlık dışı anlatılması güç bir zulüm ve baskı uyguluyorlar. Bizler canımızdan daha çok sevdiğimiz yurdumuzu savunmak için can ve malımız pahasına ihtiyar, genç bu trajik harekete karşı koymaya çalıştık. Ancak son bir iki yıldır savaş tahribatına ek olarak tanrının reva gördüğü kuraklığın neden olduğu açlık ortamından yararlanan Ruslar, karadan ve denizden sürdürdükleri sürekli saldırılarla bizleri büyük sıkıntılara sokmuşlardır. İnsanlarımızın bir çoğunun savaş alanlarında çatışmadan, bir kısmını dağlarda açlıktan, bir kısmını sahillerde sefaletten ve bir kısmını da denizlerde beceri eksikliğinden kaybettik.

Bu sebeple Rusların ülkemize yönelttiği vahşi saldırılara karşı koyabilmek ve ülkemizi ve ulusumuzu kurtarabilmek için adaletin merkezi ve insanlığın koruyucusu yüce Hükümetinizin ve halkınızın değerli yardımlarına ve aracılığına başvuruyoruz.

Şayet ülkemizi ve soyumuzu korumak için istediğimiz yardımı sağlamanız mümkün değilse, hiç olmazsa bir yandan açlık öte yandan düşmanın vahşi saldırılarıyla yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bulunan çaresiz kadınlarımız ve çocuklarımızın emin bir yere nakledilmeleri imkanlarının sağlanmasını rica ediyoruz. Şayet bu iki isteğimiz de dikkate alınmaz ve isteğimize rağmen hükümetlerin lütuf ve merhameti esirgenir ve çaresiz koşullar içinde toptan imha edilirsek biliniz ki hakkımızı yüce Tanrının katında aramakta devam edeceğiz. O Tanrı ki majesteleri hükümetine çaresizleri ve zayıfları korumak için kuvvet, iktidar ve egemenlik vermiştir.
...
Sizden içinde bulunduğumuz sefalet ve çaresizlik koşullarının yüce Hükümetinize ve milletinize duyurulması için aracılık yapmanızı rica ediyoruz. Bu nedenle Ekselanslarınıza bu mütevazı dilekçemizi sunuyoruz. Bu dilekçenin bir kopyası Padişahın hükümetine ve öteki ülkelerin elçiliklerine sunulmuştur.

9 Nisan 1864
Çerkes Halkı adına
imza


BELGE NO.4

Konsolos Dickson’dan Earl Russell’a.
(17 Mayısta Alınmıştır)
Sohumkale, 17 Mart 1864

(Özet)
Çerkesleri çileden çıkaran ve umutsuz da olsa direnişlerini artırmalarına neden olan bir olayı size bildirmeyi üzücü bir görev sayıyorum. Bir Rus birliği 100 kadar Abzah’ın ikamet ettiği Soobashi nehri kıyısında Toobeh köyünü ele geçirmiş ve köy sakinleri teslim olduklarını bildirdikleri halde tamamını katletmişlerdir. Kurbanlar arasında doğumu yaklaşmış 2 kadın ve 5 çocuk bulunmaktadır. Söz konusu birlik Evdokimoff’un ordusuna bağlı bir birlik olup Pshish vadisinden geldiği ileri sürülmektedir.

Rus birlikleri kıyıda toprak kazandıkça işgal edilen yerlerde bulunan yerli halkın hiç bir şekilde orada kalmalarına izin verilmemekte, ya Kuban ovalarına ya da Türkiye’ye göç etmeğe zorlanmaktadır.


BELGE NO.5

Konsolos Dickson’dan Earl Russell’a.
(17 Mayısta Alınmıştır)
Sohumkale, 13 Nisan 1864

(Özet)
Ubıh ve Fighet boyları şu günlerde Trabzon’a hızla çıkmaktadırlar. Gerçekten yaşadıkları topraklar ateş ve kılıçla harabeye çevrildikten sonra Kuban steplerine nakledilmelerini ve böylece işgalcilere düzenli asker kaynağı haline gelmeyi reddeden Dağlıların önünde Türkiye’ye göç etmek dışında bir seçenek kalmamıştır.

Bu çaresiz insanların durumu görgü tanıklarının ifadelerine göre yürekler acısıdır. Acele ile yola çıkma zorunluluğu nedeniyle teknelerin aşırı yüklenmesi sonucu sık sık facialarla karşılaşmışlar ve savaş ve açlıktan arta kalan bir miktar at ve sığırlarını da bir kaç ruble karşılığında elden çıkarmak zorunda kalmışlardır.

Bazı durumlarda göçmenler, belki yüzyıllardır aile yadigarı olarak sahip bulundukları silahlarının düşman eline geçtiğini görmektense onları denize atmayı tercih etmişlerdir.
İşgal edilen yerlerde uygulamaya konulan iskan politikasına göre hükümet, bu yerlerde yerleşmek isteyen Azoff Kazaklarına toprak ve başka ayrıcalıklar verme yoluna gitmektedir.

Ayrıca Kafkasya’da 10 yıl hizmet vermiş devlet memurları da ayrım gözetilmeksizin toprak edinme hakkına sahip kılınmaktadır.


BELGE NO 6

Başkonsolos Murray’dan Earl Russell’a.
(17 Mayıs’ta alınmıştır)
Odessa, 29 Nisan 1864

Lordum,
Bana ulaşan bilgilere göre Vardan ve Soçi, General Heymann kuvvetleri tarafından bir direnişle karşılaşmaksızın işgal edilmiş bulunmaktadır. Buralarda yaşayan Dağlılar son derece güç koşullar altında olup tekne bulabildikleri ölçüde hızla Türkiye’ye göç etmektedirler.

İşgal edilen topraklarda, şimdi, Kafkasya’nın güneyine yerleşmek isteyen Azoff kazaklarına toprak önerilmekte ve kendileri bu doğrultuda teşvik edilmektedir.

Majeste Grand Dük Michael geçenlerde güneye bir denetim gezisinde bulunmuştur.
E.C. GRENVILLE MURRAY


BELGE NO 7

Sir H.Bulwer’dan Earl Russell’a.
(20 Mayıs’ta alınmıştır)
İstanbul, 3 Mayıs 1864

(Özet)
Çerkeslerin Osmanlı ülkesine geniş ölçüde ve ani göçüşleri yüksek malumlarıdır. Ruslar, şu anda, vatandan önce gelen tek değerli şey saydıkları özgürlüğü ya da en azından yabancı bir düşmanın egemenliğinden uzak bir yaşamı her şeyin üstünde tutan bu cesur ve fedakar ırkın topraklarına el koymuş bulunmaktadır. Savunmalarıyla ölümsüzleştirdikleri sahillerden bir kaçış var şu anda. Komşu bir imparatorluğa sığınma olanakları arıyorlar. Kısacası Çerkezistan artık yoktur. Arkada kurtarılmaya değer tek şey kalmıştır o da Çerkesler.

Osmanlı hükümeti iltica isteklerini yerine getirmek istemektedir. Ancak yüksek makamınızın da bildiği gibi olanakları oldukça kısıtlıdır. Bugüne kadar yaptıkları 200.000 lira sarf etmekten ibaret olup bu miktar görece çok azdır.

Bu talihsiz sürgünlere kucak açmanın bir biçimi, bunları imparatorluğun değişik bölgelerinde çeşitli köylere her 4 Türk ailesine 1 Çerkes ailesi düşecek biçimde dağıtmaktır.

Bu çözüm, kuşkusuz, en ucuz olmakla birlikte her halde en kötüsüdür. Bu yol, durumları esasen kötü olan Türk köylüsünün sefaletini artırır, fakir Çerkeslere belki az da olsa bir yaşama şansı sağlar ama bu yenilmez savaşçıların gücünü böler, dağıtır ve yok eder.

Hem Türkiye hem de Avrupa için uygun düşecek politika şu olmalıdır: Bu yiğit sürgünleri, Karadeniz’den Erzurum’a kadar uzanan topraklara yerleştirmek. Bu yerler, ayrıldıkları ülkenin karşısında olup bir ölçüde o yerlere benzemektedir. İşte ancak burada bu kimselerin üzüntüleri hafifletilebilir.

Dahası var. Şayet bu kimseler bir tür askeri koloni biçimine dönüştürülebilirse halen Türk nüfusunun tarımsal kesimi üzerinde ağır bir yük oluşturan Türk ordusu için yeni bir kaynak da yaratılmış olur.

Ayrıca tam bu yerde ve zamanda Çerkes nüfusun yararlı biçimde kullanılabileceği büyük bir hedef de var.

Trabzon’dan Erzurum’a yapılacak bu yolun ne kadar gerekli olduğu yüksek malumlarınızdır. Son birkaç haftanın olayları, Türk ticareti yönünden bu yolu çok acil bir duruma getirmiştir.

Çerkes göçünün belirli bir bölümü bu yolun yapımı için ayrılabilir. Bu yerin kendi vatanlarına görünür mesafede oluşu işi daha da kolaylaştıracaktır.

Böylece bir yandan Osmanlı ordularının acil kaynak ihtiyacını karşılama, öte yandan Osmanlı tarım nüfusunun yükünü hafifletme ve nihayet yalnız Osmanlılar için değil bütün dünyanın yararına olan bir inşaat projesinin gerçekleştirilmesi gibi çeşitli yararlar bir araya getirilmiş olacaktır. Bununla birlikte böyle bir planın gereği gibi uygulanabilmesi için Türk hazinesinin kaynakları yetersiz gözükmektedir. Mevcut gelirler halen tahsislidir. Türk kredisinin bir miktar hareketlendiği bir sırada, büyük sıkıntılara düşülmeksizin toplanması olanaksız olan bir parayı bu ülkenin normal gelirlerinden karşılamak suretiyle yükünü ağırlaştırmak amaca hizmet etmez.

Öte yandan söz konusu miktar, yıllık gelire indirgenirse fazla bir yekün tutmadığı görülür. Hesaplarıma göre bu miktar, 1.500.000.-sterlin dolayındadır. Çerkes nüfusunun bir kısmının Erzurum yolunda, bir kısmının da orduda çalıştırılması, maliyeti daha da düşürebilir. Bunun faizi 100.000.-TL’dan fazla olmaz.

Ne kadar büyük bir ihtiyaç ve ne kadar yararlı ve erdemli bir amaç için olursa olsun Türkiye’nin bu miktarı dış ülkelerden rica etmesi, durumuna uygun düşmez. Çıkar yol Avrupa’da bu ülke lehine yardım için bir hareketin oluşturulmasıdır.

Kuşkusuz insani duygular, örneği bulunmayan bir kahramanlığa karşı duyulan genel hayranlık, çekilen büyük üzüntülere karşı acıma duygusu gibi faktörler, vatanseverlik ve kahramanlık duygularını içinde duyan bir kalbin duyarsız kalamayacağı böyle bir amacın gerçekleştirilmesine yardımcı olabilir.

Londra ve Paris’te belirttiğim amaç için borç sağlayacak bir komite oluşturulacak olursa Türkiye bunun faizini garanti edebilir. Tasarlanan plan nedeniyle gelirleri olağanüstü artacak Trabzon gümrükleri bu konuda uygun bir garanti oluşturacaktır.

Bu takdirde burada Avrupalı bazı delegelerin de katılımıyla dürüst Osmanlı vatandaşlarından oluşacak bir komite oluşturulabilir.

Görünür bir güçlüğü olmayan böyle bir projenin o kadar çok avantajı bir araya getirdiğine kani oldum ki bu konuyu iki gün önce Ali ve Fuat paşalara açtım ve onlar da kısa bir değerlendirmeden sonra projeyi candan destekleyeceklerini belirttiler.

Daha sonra aynı konuyu M. De Moustier’e açtım. O da zaten bu tip bir düzeni düşünüyormuş. Konu üzerinde bir miktar görüştükten sonra, durumu hükümetlerimize yazmaya karar verdik.

Duygularınızın bu konuda benimkinden çok farklı olacağını zannetmiyorum. Şayet bu duygularınız, benim acele ile tasarladığım buna benzer bir projeye yansırsa, Avrupa’nın üzüntülü bakışları arasında ezilmiş bir ulusa karşı cömert duyguların uyandırılmasına az da olsa katkıda bulunmuş olmaktan büyük haz duyacağım.


BELGE NO 8

Sir H.Bulwerdan Earl Russell’a.
(20 Mayısta Alınmıştır)
İstanbul, 11 Mayıs 1864

Lordum,
Bu ayın 3’ünde gönderdiğim yazımla ilgili olarak şu hususu da eklemek istiyorum. Gözlemlerime göre Çerkesya lehine esen olumlu havanın Türklere teminatsız para sağlayabileceğini zannetmiyorum. Ancak istenilen paranın amacı açıklanır ve söz konusu proje lehine bir hava yaratılabilirse, Türkiye borç isteme konusunda böyle bir destek olmaksızın ortaya çıkması durumuna oranla daha avantajlı konumda olabilir.
Henry L. BULWER


BELGE NO 9

Sir Earl Cowley’dan Earl Russell’a.
(20 Mayıs’ta alınmıştır)
Paris, 19 Mayıs 1864

Lordum,
Sir Henry Bulwer tarafından bu ayın 3’ünde size sunulan raporda Çerkezistan’dan gelen göçmenlerin Türkiye’nin bir bölümüne yerleştirilmelerine ilişkin bir planın Hükümetin dikkatine sunulduğu ve bu planın Fransız meslektaşınca da benimsendiği belirtilmişti. Şimdi M.Drouyn de Lhuys’un da aynı şekilde Sir Henry’nin görüşlerini paylaştığını bildirmek isterim.


BELGE NO 10

Lord Napier’den Earl Russell’a.
(23 Mayıs’ta alınmıştır)

St. Petersburg, 17 Mayıs 1864

Lordum,
Dün Prens Gortchakoff’a Türkiye’ye iltica eden Çerkes göçmenlerine çıkarılan güçlükler ve 300.000 göçmenin Türk maliyesine yüklediği yükle ilgili olarak İngiliz basınında çıkan eleştirilerden söz ettim.

Başbakan yardımcısı cevabında Çerkeslerin ülkelerini terk etmekte ısrar ettikleri ve Çarlık Hükümetinin bundan esef duyduğunu, bu boyların dağ yuvalarından uzaklaştırılmalarının şart olduğunu, çünkü bu kimselerin yerlerinde bırakılmaları halinde yağmacı ve kavgacı alışkanlıklarından vazgeçmelerinin olanaksız olduğunu, bununla birlikte, bunlara ovada ikamet etmeleri için önerilerde bulunulduğunu, ancak onların bu önerileri reddettiğini bildirdi.

Ayrıca göçmen sayısı ile ilgili olarak ileri sürdüğün rakamların büyük bir olasılıkla abartmalı olduğunu, şayet Türk hükümeti bu yüzden masraflara girmişse bunun karşılığında İslâm dinine mensup bir nüfusu da kazandığını ve bunun da Türk ordusu için bir kazanç olduğunu belirtti.

Gorçakof’un bu cevabına karşı iki yıl önce Rus Kafkas ordusunun üst rütbeli subaylarından birinin bana Karadeniz sahillerinde silahlı 30.000 Çerkes savaşçısının bulunduğundan söz ettiğini ve bununda en azından 250.000 dolayında bir nüfusa eş düştüğünü hatırlattım. Bununla birlikte tahminler yine de abartmalı olabilir ve bu kimselerin tümünün Türkiye’ye göç etmeyecekleri düşünülebilir.
NAPIER


BELGE NO 11

Earl Russell’dan Sir H. Bulwer’e

Dışişleri Bakanlığı, 25 Mayıs 1864

Lordum,
Majestelerinin hükümeti, Çerkeslerin Osmanlı topraklarına yerleştirilmeleriyle ilgili olarak bu ayın 3’ünde gönderdiğiniz raporu değerlendirmiştir. Hükümet görüşünün bu bahtsız insanların sürekli iskanlarının en iyi biçimde gerçekleştirilmesine ilişkin önerilerimizi uygun bulmakta ve bu konuda izlediğiniz yolu onaylamakta olduğunu bildiririm.
RUSSELL


BELGE NO 12

Lord Napier’den Earl Russell’a.
(30 Mayıs’ta alınmıştır)
St.Petersburg, 19 Mayıs 1864

(Özet)
9 Mayıs tarihli raporuma ek olarak Kafkasya’nın batı kesiminde yaşayan bağımsız boyların kısmen Kuban havzasına ve çoğunlukla Türkiye’ye göç etmeleri sonucunu doğuran askeri harekatın ayrıntılarını içeren bugünkü resmi gazeteden aldığım bir özeti ilişikte sunuyorum.

Yukarıda sözünü ettiğim bir kaç kabilenin yaşadığı bölge, bir dizi dağı ve bu dağlardan kaynaklanan ve büyüklerinin kuzeybatıda Kuban istikametine ve küçüklerinin ise güneyde Karadeniz istikametine doğru aktığı nehirlerin yer aldığı bir bölgeyi kapsamaktadır. Bu bölge 43/30’ ve 44/40’ boylam ile 38 ve 40 enlem daireleri arasındadır.

İlişikte sunduğum haritada durum işaretlenmiştir. Göçmenlerin sahildeki toplanma yerleri kırmızı mürekkeple belirtilmiştir. Bu şekilde göçe tabi tutulan kimselerin toplan sayısı belli değildir. Savaş Bakanlığının 100.000’den söz ettiğini söylediler. Yabancı gazeteler ise bu rakamı 300.000 olarak gösteriyorlar. Şimdi size sunulan raporda 80.000’den söz edildiği anlaşılmaktadır. Mart ayında yalnız Tuapse nehrinin denize ulaştığı noktada 30.000 göçmenin ayrıldığı doğrulanmış olup 50.000’inin de sahilin çeşitli yerlerinde ayrılmak üzere beklemekte olduğu belirtilmektedir. Bir çoğunun ise daha önce göç ettiğini biliyoruz. Öte yandan göç akımının sona erip ermediği de belli değildir. Bazı kimseler, Kuban ovasına yerleşmeyi kabul eden Abzah­lardan söz etmekte ancak miktarı hakkında bir rakam vermemektedirler. Her halde göçmen sayısının nihai olarak 150.000’e ulaşmasının olanaksız olmadığı söylenebilir. Şayet her yaş ve cinsten yoksul insan bir anda Türkiye’ye atılacak olursa bu yükü, hem hükümetin hem de halkın hissetmemesi mümkün değildir. Bu kadar büyük bir kitlenin bir yıl boyunca taşınması, giyindirilmesi, barındırılması ve beslenmesinin 500.000.-ster­linden daha aşağıya olabileceğini düşünmek güçtür. Kuşkusuz bu süre içinde bunların kendi başlarına kazanç sağlama olanakları pek az olacak ya da hiç olmayacaktır.

Ruslar, tüm Dağlılara ovaya inmeleri ve yeterli toprak ve bir miktar yerel yönetim ayrıcalığı ile oralarda yaşamaları konusunda adil önerilerde bulunduklarını ileri sürmektedirler. Şayet kabileler bu önerileri kabul etmiş olsaydı, bunların yerleştirilmesi Ruslara pahalıya mal olacaktı. Bu yük, Türkiye tarafından cömertçe fakat acele ile kabul edilmiştir.


12 NOLU BELGENİN EKİ

19 Mayıs 1864 tarihli “Journal de St. Petersburg”dan alınmıştır

Kafkasya Bülteni
L’Invalide Russe’nin 78 ve 90. sayılarında General Heymann birliklerinin 19 Mart’ta Ubıhları bozguna uğratıp savaşa son verme zorunda bıraktığından sözedilmişti. Bu olayın ayrıntıları ile yeni alının bilgilerin okuyucularımız için ilginç olacağını ümit ederiz.

Bu yılın ilkbahar başlangıcında Batı Kafkasya’da durum şu merkezde idi: Laba’dan denize kadar bütün kuzey kesimi ve Kuban ağzından eski Veliaminow kalesine kadar bütün güney kesimi direnişçilerden temizlenmişti.

Doğudan Pschisch’e ve denizden Vubın’a kadar olan bölgeyi elinde tutan Kazaklar tarafından sıkıştırılmış ve dağlarda ise birliklerimiz tarafından tecrit edilmiş olan Abzahlar, kabul ettikleri bağlılık koşullarının yürürlüğe girmesini reddetmek olanaksızlığı içinde bırakılmışlar ve Şubat ayı içinde aileleri ve malları ile birlikte ya Kuban boyunca kendilerine gösterilen noktalara yerleşmek veya Türkiye’ye göç etmek üzere en son ferde varıncaya kadar yurtlarını terk etmişlerdir.

Şubat sonlarında bu sonuç kesin olarak alındığı zaman General kont Yevdokimov, güney kesimindeki çapulcu boylara karşı onları ya Kuban ovalarında kendilerine gösterilen yerlere ya da Türkiye’ye göç etmelerini sağlamak amacıyla harekete geçmeğe karar verdi.

Bu amaca ulaşmak için General Heymann’ın birliklerinin ana dağ silsilesini Psıj kaynaklarından geçmesi ve Tuapse ovasını işgal etmesi gerekiyordu.

General Kont Soumarokov, Dakho birlikleriyle birleşmek için Djouba birliklerinin bir kısmıyla Schapsoukho havzasını geçerek kıyı yoluyla Tuapse ağzına yönelecek ve Djuba birliklerinin diğer kısmı Psekoups tarafındaki Pscheka birliklerinin harekatına katılacaktı.

General Kont Yevdokimov’un kişisel kumandası altındaki Dakho müfrezesi 21 Şubat’ta ana silsileyi geçti ve 23’ünde Tuapse ağzına vararak Veliaminow kalesini işgal etti. Bu hareket Tuapse ve Psesouape arasındaki bütün dağlı boyların kayıtsız şartsız bağlılığını sağlamış ve üç günlük çarpışmalarda sadece üç yaralı ile iki ölü verilmiştir. Öte yandan Şebş sularının alçalması üzerine Tkhamakha karakolu yakınında bekleyen Djuba birliklerinin bir kısmı ana silsileyi aşarak 4 Mart’tan önce Schapsoukho ağzına vardı.

General Grabbe’nin emrindeki Pschekho birliği 1 Mart’ta Tuapse ovasındaki Psekups kaynaklarını geçerek bu nehrin üst kısmındaki halkı temizledikten sonra 17 Mart’ta kuzey kesiminde bulunan Khodyji kalesine girdi.

Bütün Kuzey kesiminin yerli halk tarafından boşaltılması, Kuban ilindeki savunma hatlarının-aşağı Kuban (Abzah), Aşağı Laba savunma hatları ile Stavropol Batalpaşa, Proçnokop ve Doğu Laba savunma bölümleri-büyük bir kısmının Mart başlarında çok zayıf birliklere bırakılarak kaldırmasını mümkün kılmıştır.

General Heymann, Tuapse boyunca karakollar kurduktan sonra 4 Mart’ta Dakho müfrezesiyle Psesouape boyunca ilerleyerek 5 Mart’ta eski Lazarev kalesini kolaylıkla işgal etti.

Martın 6’sından 16’sına kadar birliklerin Tuapse ve Psesouape arasındaki güney kesiminde giriştiği temizleme harekatı, Tuapse ağzında büyük kitleler halinde bulunan Şapsığ’ların Türkiye’ye genel göçlerine sebep oldu.

Bu arada Akhtchipskhouves’lerden yardım isteyen Ubıhların Schakhe üzerine yapılacak yeni yürüyüşümüze karşı koyacağı ve bu amaçla kıyı yakınındaki Godlik nehri üzerinde elverişli bir şekilde toplandığı haberi alındı. General Heymann bu grubun takviye almasını önlemek için Şchakhe saldırısına derhal başlamanın gerekli olduğu sonucuna vararak 18 Mart’ta Psesouape ağzından üç kol halinde harekete geçti. Ortadaki kol kendi emri altında (2 top ile 5 piyade taburu ve süvari) sahili izleyen sıradağların yamacından sahil boyunca ilerledi. Yarbay Soltan tarafından yönetilen sağdaki kol (3 piyade taburu) deniz kıyısını izledi ve Kluki’de Klugenau’nun kumanda ettiği sol kanat (4 piyade taburu ve 2 dağ topu) dağlardan ilerledi. General Heymann, Sivastopol ve Bakü avcı birliklerine sırt çantalarını atarak cepheden hücum etmeleri emrini verdi. Aynı anda Yarbay Klugenau, emrindeki kolun bir kısmıyla düşmana yan taraftan saldırırken kolun diğer kısmıyla da onu kuşatacaktı. Dağlılar, önce kendi bulundukları yerin ilerisinde bulunan bir köyde ilk saldırımıza karşı koydular. Daha sonra ağaçlardan yapılmış siperlerin arkasına çekildiler. Ancak savunma durumunda iken saldırıya uğrayan Dağlılar çok şiddetli ve kısa bir direnişten sonra çekilmek zorunda kaldılar. İçlerinden büyük bir kısmı göç etmek üzere sahile yöneldi. Az bir kısmı ise dağlara çekildi. Bu çarpışmadaki kaybımız ölü olarak bir subay (Sivastopol Piyade alayından teğmen Gavronski) ve 7 kişi ile yaralı olarak bir subay (aynı alaydan Asteğmen İvanovski) ve 14 kişidir.

Birlik 19 Mart’ta Schakhe’ye doğru yürüyüşüne aynı düzenle devam etti. Bu yürüyüş sırasında bir miktar Ubıh ve Şapsığ Heymann’a katıldı. Bu şekilde katılan süvarilerin sayısı Schakhe’ye yaklaştıkça arttı. Martın 14’ünde öğleden sonra ikide 100 Kazaktan oluşan bir bölük ve 300 kadar Ubıh ve Şapsığ’ın eşliğindeki General Golovine kalesini zaptetti ve daha sonra ana birliği bu yöne sevk etti.

Yapılan istihbaratlar Ubıhların 18 Mart’ta bozguna uğramasının uyandırdığı dehşetin giderek dağlara yayıldığını gösteriyordu. Ubıhlar ve diğer boylar, bağımsızlıklarını koruma konusunda bütün ümitlerini yitirmişlerdi. Bunların büyük bir çoğunluğu Türkiye’ye göç etmeyi düşünmeğe başlamış ve büyük bir miktarı bu amaçla deniz kıyısında şimdiden kamplar halinde toplanmışlardır. Sahil yakınında oturan bir kaç yüz aile henüz gelmiş olan gemileri kiralayarak derhal yola çıkmışlardır. General Heymann bu durumdan yararlanarak Ubıh topraklarının merkezini işgal etmek üzere Dağlıların harekete geçmesine fırsat vermeden derhal harekete geçmeğe karar verdi.

Sonuçta General, piyadeleri köprüden, süvarileri de at sırtında geçit veren noktalardan nehrin sol kıyısına geçirdi. Bu sırada akıntının şiddetiyle sürüklenen 12 at kaybedildi. General, 22 Mart’ta Güneye doğru, daha önceki gibi üç kol halinde hareket ederek 25 Mart’ta Navaginski kalesini işgal etti. Bu dört günlük yürüyüş sırasında Ubıhlar, birliklerimize hiç ateş etmediler.

General Heymann, Dagomi kıyılarında Ubıhların büyüğü ve saflarımıza saldıran Ubıh, Şapsığ ve Abzah çetelerinin en önde gelen lideri Hacı Degumuko’nun bağlılığını kabul etti.

Daha sonra Ubıh, Şapsığ, Ciget ve Akhçipsu büyükleri, Kafkas ordusu komutanı emperyal alteslerine takdim edilmek ve bağlılıklarını bildirmek üzere birlik nezdinde toplandılar.

Nisanın ikisinde emperyal altesleri, bu büyüklerin bağlılığını kabul etti ve kendilerini dinledikten sonra onlara sahile hareket etmelerini emretti. Bu emir halen yerine getirilmektedir. Çok büyük sayılarda Şapsığ ve Ubıh halkı deniz kenarında kamplar halinde yerleştirilmekte, kendilerini almak üzere gelen gemilerle birbiri arkasından yola çıkmaktadırlar.

Mart ayında Tuapse’den 30.000 kişi yola çıktı. 50.000 dolayındaki diğerleri de Djuba ve Tuapse üzerinden gemilere binmek için Anapa ve Novorosisk’de sıralarını beklemektedir. Ubıh ve Ciget sahillerinden de en az bu kadar kişi başlarını alıp gidecektir.

İşte böylece karşı koyan boyların sonuncuları ve en inatçılarınında direnişi, Kafkas birliklerinin sebatkarlığı ve olağanüstü çabaları sayesinde kırılmış oldu. Askerlerimiz, bütün dağları taramadan ve buralarda oturan sonuncularını da dağlardan kovmadan

Kafkas Savaşı’nın tamamen bitmiş sayılmayacağı aşikar olmakla birlikte bundan böyle hiç bir yerde inatçı direnişlerle karşılaşılmayacağı ümit edilmekte ve sayıca az oluşları nedeniyle dağların boğaz kısımlarında kalan boyların bundan böyle bizim için en ufak bir tehlike arz etmeyeceği sanılmaktadır.


BELGE NO. 13

Lord Napier’den Earl Russell’a
(30 Mayıs’ta alınmıştır)
St. Petersburg, 23 Mayıs 1864

(Özet)
Rus hükümetinin halen silahlı bulunan bütün Dağlıları ne pahasına olursa olsun yurtlarından kaldırmaya uzun süredir kesin kararlı oldukları anlaşılmaktadır. Son iki yıldır izlenen politika şu olmuştur: Askeri birlikleri ve Kazakları ileriye doğru sürmek ve kuzeyde Kuban havzasına doğru yukarı vadilere yavaş yavaş fakat emin bir biçimde yerleştirmek ve böylece en sonunda en yüksek istihkama ulaşıncaya kadar her adımda yerli halkı yurtlarından ederek güneyde Karadeniz’e doğru alçalan vadilere itmek ve bu bölgelerin yabanıl ve kendi başlarına buyruk halkını kitlesel olarak sahillere sürmek.

Rus politikası acımasız olmakla birlikte kasıtlı olarak kan dökmeye yönelik değildir. Halkı yok etme istemi yoktur. Amaç, onları bulundukları yerlerden nakletmektir. Genel teslim ve göç koşulları üzerinde konuşmak amacıyla bir çok defalar girişimde bulunulmuşsa da Rus yönetiminin bu girişimleri bütünü ile başarısız kalmıştır. Kuban’ın Güney sahilleri boyunca 150 millik bir bölgede kurulan üç yerleşim noktasında Şapsığ, Bjeduğ ve Abzahların bir kısmı, oldukça başarılı biçimde yerleştirilmiştir. Bu şekilde yerleştirilen Abzahların sayısı tek başına 30.000 dolayındadır. Bu itibarla bu yerlerdeki bütün halkın veya büyük bir kısmının son büyük harekattan önce Türkiye’ye göç etme seçeneğini tercih ettiklerini varsayma hatalı olur. Bununla birlikte Ubıhlar Rus önerilerine karşı bütünüyle uzak durmuşlardır. Geçen yıl imparator, Kafkasya’da bulunduğu sırada bu kabilelerin tuttuğu cepheyi ziyaret etmiş ve onlardan bir heyeti de kabul etmiştir. Ubıhlar, yaşadıkları bu yerlerin kendilerine bırakılmasını istemişler ve Ruslarla barış ve iyi komşuluk içinde yaşayacaklarına söz vermişlerdi. Ancak edindiğim bilgilere göre bu kabilelerin kökleşmiş yağmacı alışkanlıklarına ve taahhütlerine bağlı tutulmalarındaki güçlüğü göz önünde tutan imparator, istediklerini kabul etmemiş ve ya savaş ya da Kuban veya Türkiye’ye göç etme seçeneklerinden birini tercih etmelerini istemiştir. Bunun üzerine Ubıhlar, savaş alternatifini tercih etmişler, ancak silah dengesi aleyhlerine dönünce Rus hükümeti yerine bir İslam devletinin cömertliğine sığınmışlardır. Bu sonucun doğmasında daha başlangıçtan itibaren sürekli biçimde göçü teşvik etmiş olan Türklerin katkısı büyük olmuştur. Ancak bir süre sonra bu tutumun doğurduğu sıkıntıları görünce, geç kalmış bir hareketle bu defa Rus hükümetinden göç hareketini yavaşlatmasını ve kendisinin tahrik ettiği bu akımı düzenlemesini istemek durumunda kalmıştır.

Durum bu olmakla birlikte gömenlerin hep birlikte ve yoğun biçimde sahilde toplanması hem Türkleri hem de Rusları şaşırtmıştır.

Göçmenlerin karşılaştıkları güçlüklerle ilgili haberlerin yabacı ülkelerde yayılması üzerine durumdan haberdar olan majesteleri, Grand Dük Michael’e sorunu incelemek üzere yetkilileri olay yerine göndermesi ve gereken önlemleri alması için bir telgraf göndermiştir. Grand Dük, olay yerine yetkili göndermek yerine bizzat kendisi gitmeyi tercih etmiş olup 15 gündür sahilde bulunmaktadır. En son raporlar, Gagri yakınlarında Sviatii Doush (Kutsal Ruh) civarından alınmış olup bu haberlere göre Rus ülkesindeki Çerkeslerin eziyet çektikleri yolundaki haberlerin abartmalı olduğu anlaşılmaktadır. Grand Dük, bu kimselerin hayvanlarına sahip oldukları, kendilerine ekmek dağıtıldığını ve sağlık koşullarının da ileri sürüldüğü kadar kötü olmadığını doğrulamaktadır. Salgın bir hastalık söz konusu değildir. Sıkıntılar daha çok Türkiye’ye yapılan yolculuk sırasında ve Trabzon’a çıkıldıktan sonra çekilmektedir. Bu sıkıntıların nedeni de göçmenlerin üzücü bir biçimde Trabzon’da yığılmaları, yönetim yetersizliği ve Sultan tarafından gönderilen yardımların gereği gibi uygulanamamasıdır.

Grand Dük, Karadeniz’deki bütün Rus savaş gemilerinin kendisine yardımcı olması ve mümkün olan en yüksek sayıda ticaret gemisinin bu işte kullanılması ve böylece ülkeyi terk etme niyetinde olanlara daha iyi bir ulaşım olanağı sağlamak için yetki istemiş ve olmamıştır. Bununla birlikte bu durum bir miktar tepkiye yol açmış gözükmekte ve bazıları Rus topraklarında kalma ve tahsisat olma eğilimi göstermektedir.

Trabzon’daki Rus konsolosundan alınan en son habere göre bu şehirde ortalama ölüm miktarı 40 dolayındadır. Savaş Bakanlığından alınan bilgilere göre göçmen sayısı 100.000’den fazla değildir.


BELGE NO.14

Lord Napier’den Earl Russell’a.
(30 Mayısta Alınmıştır)
St. Petersburg, 24 Mayıs1864
(Özet)

Bu günkü resmi gazetenin bir özetini sunuyorum.


14 NO’LU BELGENİN EKİ

24 Mayısa 1864 tarihli “Journal de St. Petersburg”tan alınmıştır.

“Messager d’Odessa”, aşağıdaki düzeltmeyi yayınlamaktadır:

“Yeni Rusya’dan alınan özel haberler, Dağlıların Türkiye’ye nakli sırasında uğradıkları ve Kafkas yetkililerince de göz yumulan haksızlıklarla ilgili haberler Yeni Rusya’da ve özellikle Odessa’da yayılan söylentilere dayanmaktadır. Bu gibi haberlerin kaynağı ne olursa olsun herhalde gerçek yönleri vardır ve adı geçen yetkililer elbette dikkatlerini bunlara yöneltmekte kusur etmeyeceklerdir. Bununla birlikte halk bu göçün hangi koşullar altında yapıldığı konusunda kesin bir bilgisizlik içinde bulundukları sürece burada “göz yumma” sözcüğü hiç bir şekilde kabul edilemez.

“Bu koşullar şunlardır: Kafkas yüksek yetkilileri Dağlılara Kuban kıyılarında belirtilen noktalara yerleşmeleri veya Türkiye’ye göç etmelerini önererek bu iki seçenekten birini seçmekte tamamen serbest bırakmışlardır. Bugüne kadar Dağlılar, Kafkas yetkililerince hiç bir kontrole tabi tutulmaksızın göç etmekteydiler. Türk tekne sahipleri, Dağlı göçmenlerle doğrudan pazarlık yapıp onları yalnız kontrolümüz dışında değil, aynı zamanda nüfuzumuz dışında bulunan kıyılardan alıyorlardı. Bundan dolayı belli bir tonajdaki bir gemiyle taşınan şahısların miktarı ve taşıma sırasında karşılaştıkları muameleler Dağlılarla gemi sahipleri arasında bir sorundur.

“Dağlıların deniz yoluyla yaptıkları yolculuk sırasında çektikleri sıkıntılar için Kafkas yetkililerini suçlamamaları gerektiğini kanıtlamak üzere şu gerçeği de ekleyelim. Kafkas yetkilileri, barıştan yana olan Dağlılara olduğu kadar karşı çıkan Dağlılara da para yardımı toplamak amacıyla komiteler kurmalarına izin vermiştir.”


BELGE NO.15

Konsolos Stevens’tan Earl Russell’a.
(3 Haziran’da alınmıştır)
Trabzon, 19 Mayıs 1864

Lordum,
Göçmen akını her gün devam ediyor. Dün Akçakale ve Sarıdere’de birikenlerin sayısı 25.000’i bulmuştur. Ölüm oranı günde 120-150 dolayındadır. Halen Samsun’a 35.000-40.000 arasında göçmen indirilmiştir. Hastalık tehlikeli ölçüde bu bölgeye sıçramıştır.

Son 48 saat içinde Samsun’da 500 kadar Çerkes göçmeni ölmüştür. Fırıncılar korkudan fırınlarını kapatarak kenti terk etmişlerdir. Bu yüzden kent bir kaç gündür ekmeksiz kalmışlardır. Bu durum nerede ise bir ayaklanmaya yol açıyordu. Dr. Barozzi göçmenlere yardım etmek üzere Samsun’a gelmiştir.

Bir Türk buharlı savaş gemisi yedeğinde bir yelkenli ve bir kaç küçük tekne olduğu halde İstanbul’dan buraya gelmiş ve derhal Kafkasya sahillerine gitmesi ve oradan alacağı göçmenleri doğruca Varna’ya götürmesi emredilmiştir. Daha 200.000 kadar Çerkesin ülkelerini terk etmek üzere oldukları bildirilmektedir. Haberlere göre Ruslar, bütün göçmenlerin Mayıs sonuna kadar ülkelerini terk etmesini istemektedir.

Şu anda Trabzon’da bulunanlar Ubıh boyu mensuplarıdır. Genel anlamda yoksul ve tembel insanlardır. Temizlik kurallarına uymamaları hastalığın bastırılmasını engellemekte ve korkutucu salgınlara neden olmaktadır. Sıkışık düzende bulundukları için hızla birbirini enfekte etmektedirler. Yerel makamlarca dağıtılan yiyecek ve giyecek istihkaklarını ve çocuklarını bir kaç kuruş karşılığında satıyorlar. Kefen bezlerini çalmak için geceleri ölülerini mezardan çıkarıyorlar ve cesetleri açıkta bırakıyorlar. Son zamanlarda bazıları, ölüm olaylarını salt onların istihkaklarını almaya devam edebilmeleri için yerel makamlardan saklıyorlar. Nitekim geçenlerde çadırların birinde 11 gündür saklanmakta olan bir ceset bulunmuştur ve geride kalanlar en küçük bir tiksinti duymadan aynı çatıyı paylaşıyorlar.

Bu sefalet çok geçmeden bir kargaşalığa neden olabilir. Sıcaklar bastırır bastırmaz bu yerler kuşkusuz bir mikrop kaynağı haline gelecektir. Bab-ı Ali’nin yeniden dikkatinin çekilmesi yerinde olur. Aksi takdirde samsun ve Trabzon gibi iki önemli ticaret kentinin yaşamı tehlikeye girecektir.
FRAS J. STEVENS